1.533 okunma

Facebook’ta eski sevgili hastalığı

200407807-004

antalya psikologİNGİLTERE’de yapılan bir araştırmada, Facebook’ta eski sevgili ile arkadaş olmanın duygusal sağlığı olumsuz yönde etkilediği belirtildi.

buy kamagra online

İngiliz Dail Mail gazetesinin yayınladığı araştırma sonuçlarına göre, eski sevgililerden haberdar olmak için onlarla Facebook’ta arkadaş kalmak, hem zaman kaybına hem de duygusal bozukluğa yol açıyor. Brunel Üniversitesi’nde yapılan araştırmada, yaklaşık 1 milyara yakın kullanıcının yarısına yakını, geçmişte birlikte olduğu insanların şimdiki hayatlarını öğrenmek için facebook’ta onlarla arkadaş kalmayı sürdürüyor bu da insanlarda psikolojik çöküntüye neden oluyor.Araştırma raporu, Facebook’a sadece arkadaşlarıyla iletişim kurmak için üye olanların bile eski sevgililerini bir başkasıyla gördüklerinde ‘boğazlarına bir bıçak dayanmış gibi‘ hissettiklerini söyledi. ‘Twitter’ ve fotoğraf paylaşım uygulaması ‘Instagram’ gibi on-line sitelerin aranılan kişiyi bulmayı kolaylaştırdığını söyleyen araştırma, artık Facebook’ta da ‘kimin’ ‘nerede’, ‘kimlerle’, ‘neler’ yaptığını kontrol edebilmenin eski hatıralardan kopmayı zorlaştırdığını belirtiyor.

Araştırmayı yürüten Dr. Tara Marshall, eski sevgili ile hala arkadaş kalanların, sevgililerini arkadaşlık listesinden çıkaranlara göre daha fazla stres sahibi olduklarını ve ayrılık sürecini daha zor atlattıklarını kaydetti.

Psiko Teknik Test Merkezi

psikoteknik

PSİKO TEKNİK NEDİR ?
Sürürcülerin güvenli araç kullan masını sağlayan zihinsel, psiko motor ve kişilik özelliklerinin ölçülmesini ve sürücülük açısın dan uygunluğu ve yeterliliği hakkında bir sonuca varılma sıdır. Amaç sürücülerin trafikteki davranışlarını olumlu yönde değiştirmek ve geliştirmektir. Bireyin belirli bir işe uygun olup olmadığını anlamaya yönelik olarak tasarlanmış bir inceleme /değerlendirme yöntemidir. Ya da diğer bir deyişle, işteki yeterliliğinin ortaya konması amacıyla, gerekli bedensel ve zihinsel özelliklerinin çeşitli testler kulllarak ölçülmesidir.
FİRMA ADINA KAYITLI ARACIM VAR DİYORSANIZ!
1. Kullandığınız aracın ruhsatında kamyon, kamyonet, kapalı kasa yazıyor ise, mal taşıması yapmasanız dahi,
2. Aracın ruhsatında hususi yazıyor olmasına rağmen araç içinde irsaliyeli veya faturalı mal taşınıyor ise,
3. Araç tipi kamyon, kamyonet, Renault kango tipi, palio van tipi araçlar dahi olsa,
4. Ayrıca Boğaziçi Köprüsünden geçemeyen araçlarınız var ise ; Sürücüleriniz için: SRC ve PSİKOTEKNİK Belgesi almanız zorunludur. CEZALAR HEM FİRMAYA HEMDE ŞOFÖRE KESİLECEĞİNDEN SÜRÜCÜLERİNİZİN BU BELGELERİ ALMALARINI MUTLAKA SAĞLAYINIZ

Onbinlerce Otizmli Çocuk Eğitim Alamıyor

otizm

Türkiye’de yaklaşı 450 bin otistik birey olduğu, bunların 125 binini çocukların oluşturduğu tahmin ediliyor. Oysa ki Milli Eğitim Bakanlığı verileri, Türkiye genelinde sadece 2 bin 114 otizmli Çocuğun merkezlerde eğitim aldığını

BURSA – Türkiye Otizm Erken Tanı ve Eğitim Vakfı (TOHUM) Başkan Yardımcısı Aylin Sezgin, otizmin doğuştan, beyin ve sinir sisteminin farklı yapısından ya da işleyişinden kaynaklanan bir nörolojik bozukluk olduğunu hatırlattı. Sezgin, otizmde, erken tanı ve eğitimin çok önemli olduğunu dile getirdi.
Otizmin, genellikle 3 yaştan önce ortaya çıktığını ve bireylerin sosyal iletişim, etkileşim ve davranışlarını olumsuz etkilediğini belirten Aylin Sezgin, otizm tanısı konulan çocukların çoğunda değişik derecelerde öğrenme güçlüğü ve zeka geriliği görüldüğünü kaydetti. Sezgin, otistik çocukların dış görünümlerinin diğer çocuklardan farklı olmadığına, sadece davranışların farklılık gösterdiğine dikkati çekti. Otizm tanısının, laboratuvar sonuçlarıyla ya da tıbbi testlerle konulamayacağını dile getiren Sezgin, tanının uzmanlar tarafından çocuğun gözlenmesi, gelişim testleri yapılması ve anne-babalara çocuğun gelişimi hakkında sorular sorulmasıyla konulabildiğini anlattı.

ERKEKLERDE KIZLARDAN 4 KAT DAHA FAZLA RASTLANIYOR
Sezgin, otizm tanısının 12 aylıktan itibaren konulabileceğini, erken yaşta tanı konmasının bir an önce eğitimin başlaması açısından çok önemli olduğunu belirterek, şöyle konuştu:
“Dünyadaki son gelişmeler dikkate alınıp otizmin görülme sıklığı 150 kişide 1 olduğu kabul edildiğinde, ülkemizde sağlıklı istatistikler olmamasına rağmen tüm ülke nüfusu içinde yaklaşık 450 bin otizmli birey olduğu tahmin edilmektedir. Aynı oran baz alındığında, 0-14 yaş grubunda 125 bin civarında otizmli çocuk olduğu öne sürülebilir. Oysa ki Milli Eğitim Bakanlığı verileri, Türkiye genelinde sadece 2 bin 114 otizmli çocuğun merkezlerde eğitim aldığını göstermektedir. Öyleyse halen eğitim sisteminin dışında bulunan onbinlerce otizmli çocuk eğitim haklarından yararlanamamakta, eğitim alabilmek için çaresizlik içinde sıra beklemektedir.”

Otizmin erkeklerdeki yaygınlığının kızlardan 4 kat fazla olduğuna işaret eden Sezgin, pek çok araştırma yapılmasına rağmen otizme nelerin yol açtığının henüz bulunamadığını, bu rahatsızlığın anne-babadan kalıtım yoluyla geçmiş olabileceğinden kuşkulanıldığını ve çevresel faktörlerin de otizmi tetiklediğinin düşünüldüğünü söyledi.

Sezgin, otizme her çeşit toplumda, ırkta ve ailede rastlandığını, otizmin çocuk yetiştirme özellikleriyle ya da ekonomik koşullarıyla ilişkisinin bulunmadığını bildirdi.

“(ERKEK ÇOCUKTUR, GEÇ KONUŞUR) KANISI YANLIŞ”
Otizmde, erken tanı ve eğitimin çok önemli olduğunu dile getiren Sezgin, şunları kaydetti:
“Otizm, sosyal ilişkilerde güçlük, ilgi ve davranış takıntıları ve iletişim zorlukları gibi üç alanda kendisini gösterir. Otizmli çocuklar, başkalarıyla göz teması kurmakta zorlanırlar, arkadaşlık ilişkileri geliştiremezler, pek çok şeyi başkalarıyla birlikte değil kendi başlarına yapmayı tercih ederler. Dil ve konuşma gelişiminde akranlarının gerisindedirler ya da hiç konuşmazlar. Bu noktada, aile büyüklerinin çok kullandığı ‘erkek çocuktur, geç konuşur’ kanısı kesinlikle yanlış olduğu ortaya çıkıyor. Bir çocuk, akranlarına göre ilk hece ve kelimeleri söylemede geç kalmışsa, otizm olsun olmasın, mutlaka bir uzmana başvurulmalıdır. Yine otistik çocuklar, başkalarıyla sohbet başlatmada ve sürdürmede zorlanırlar, bazı sözleri tekrar tekrar ve ilişkisiz zamanlarda söylerler. Günlük yaşamdaki düzen değişikliklerine katlanamazlar. Örneğin, eşyaların yerinin değişmesi… Sallanmak ya da çırpınmak gibi sıra dışı beden hareketleri yaparlar. Bazı nesnelerle sıra dışı hareketler yaparlar; nesneleri döndürmek ya da sıraya dizmek gibi. Bir çocuğun otizm tanısı alabilmesi için yukarıda sıralanan belirtilerin tümünü göstermesi gerekmez. Ancak bu konuda karar verebilecek olan kişiler, yalnızca konunun uzmanları olan çocuk psikiyatrları ve çocuk nörologlarıdır.”

Bebeğin Kelime İhtiyacı

bebek

Uzmanlara göre çocukların anadilini iyi öğrenmesi için 4 yaşına kadar 25 milyon kelime işitmiş olması gerekiyor.

Bu da günde 17 bin kelime anlamına geliyor. Ancak hiçbir anne ve babanın bu kelimeleri sayabilmesi mümkün değil. Ancak yeni bir icat olan ” LENA ” (Language Environment Analysis-Dil Ortamı Analizi) adlı bir cihazla kelime sayısını hesaplamak çok kolay. Küçük bir dijital işlemci olan ve “kelime sayacı” da denilen LENA , çocuğun süveterinin altına konuluyor ve kaydedilen konuşmalar ve çocuğun çıkardığı seslerin yardımıyla günde kaç kelime duyduğunu tespit edebiliyor. Örneğin 5 aylık olan bir beke, henüz konuşamayıp sadece “aguu, guguu” sesleri çıkarıyor. Bunlar, duyduğu kelimeleri saydığı anlamına geliyor. Günün sonunda LENA ’yı bilgisayarınıza takıp bebeğin kaç kelime duyduğunu tespit edebiliyorsunuz. Çocuğun televizyondan duyduğu sesler cihaza kaydedilmiyor.

Depresyon Riskinin en Yüksek Olduğu Yaş 40 lar

40yas

Hayat 40’ında başlar” denilir ancak bilim adamları depresyon riskinin en yüksek olduğu dönemin 40’lı yaşlar olduğunu saptadı.

Daha önceki araştırmalarda ise mutsuzluk ve depresyon riskinin yaşam boyunca görece sabit olduğu öne sürülüyordu. Riskin 40’lı yaşlarda zirveye ulaştığı yolundaki bu son araştırma ise tüm dünyada, her çeşit insan için durumun aynı olduğunu gösteriyor.

Profesör Andrew Oswald, “Bu durum erkekler ve kadınlar, bekarlar ve evliler, zenginler ve fakirler, çocuklular ve çocuksuzlar arasında aynı” dedi, ancak orta yaşın evrensel olarak neden en riskli yaş olduğunun tam olarak bilinmediğini söyledi.

Oswald, bunun sebepleri arasında, insanların bu yaşta kendi zayıflık ve güçlülüklerini benimsemeyi ve hayata geçirilemeyecek hayallerini bastırmayı öğrenmelerinin bulunabileceğini belirtti.

Bir başka ihtimalin de insanların akranlarının öldüğünü gördükleri bu yaş diliminde bir karşılaştırma yapma sürecinin devreye girmesi ve kalan yılları konusunda değerlendirme yapmaya başlamaları olduğu kaydedildi.

Prof. Oswald, ortalama bir insanda depresyonun öyle bir yıl içinde birdenbire gelmediğini yavaş yavaş ortaya çıktığını söyledi.

İnsanların çoğunun 50’lerine geldiklerinde bu depresif dönemden çıktıkları, 70 yaşına gelindiğinde ise 20 yaşındaki bir genç kadar mutlu ve sağlıklı olunabildiği kaydedildi.

Bu tür hislerin orta yaşta normal olduğunu bilmenin belki de insanların bu dönemi daha kolay atlatmalarına yardımcı olabileceği bildirildi.

Bağımlılık Hafif Alkollü İçeceklerle Başlıyor

bagimlilik

Adana Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Hastanesi Başhekimi Psikiyatr Dr. Bülent Demirbek, “Alkolün hafifi, ağırı olmayacağını, hafif alkollü içeceklerle başlayan alışkanlığın alkolizmle sonuçandığını” söyledi.

ADANA – Adana Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Hastanesi Başhekimi Psikiyatr Dr. Bülent Demirbek, “kimi neşeden kimi kederden” misali, Türk toplumunda alkol tüketme alışkanlığı olanların önemli bölümünün, her fırsatta bu alışkanlıklarını tatmin etmek için bir bahane bulduğunu belirtti.

Alkol bağımlılarının neredeyse tamamına yakın bölümünün bu alışkanlığa “az alkollü” içeceklerle başladığının yapılan araştırmalarla ortaya çıktığını ifade eden Demirbek, “oysa, alkolün hafifi, ağırı olmaz. Az alkollü içeceklerle başlayan alışkanlık alkolizmle sonuçlanıyor” dedi.

Demirbek, alkol oranı düşük içeceklerle bu alışkanlığı edinen kişilerin ilerleyen dönemlerde tatmin olamayınca dozu artırdıklarına dikkati çekerek, şunları söyledi:
“Tiryaki bir süre sonra alkollü hafif içeceklere ‘hamallık’ gözüyle bakıp, alkol oranı en yüksek içeceklere yöneliyor. Bu kişiler, ‘birkaç şişe yerine yarım duble yeter’ diye düşünüyor. Giderek vücuda yeterli gelmeyen alkolün dozunu artıran kişi, bağımlı olduğunu çok geç anlıyor.

En büyük yanılgı ise hafif alkollü içeceklerin vücuda fazla zarar vermeyeceği yönünde. Oysa, bira ve şampanya gibi gazlı ve köpüklü içkilerdeki alkol, mideden daha çabuk emilerek kana karışır. Bağımlıların bir başka yanılgısı ise istedikleri zaman alkolü bırakabileceklerine ve alkolik olmadıklarına inanmaları.”

Demirbek, kişisel ve sosyal etkenlerden kaynaklanan alkol bağımlılığında, genetik faktörler ve aileden çok arkadaş çevresinin önemli etken olduğuna dikkati çekerek, ailelerin, çocuklarının arkadaşlarını iyi seçmeye yönlendirmeleri gerektiğini bildirdi.

TEDAVİ
Demirbek, bir hafta ya da 10 gün süren ilaçlı tedavi ile alkolizmi yenmenin mümkün olduğunu ancak, buna öncelikle bağımlının karar vermesi gerektiğini belirterek, “Oysa yaşadığımız deneyimler, bu kişilerin ailelerin zoruyla tedaviye başvurdukları yönünde” dedi.

İsteği dışında, ailesinin ya da çevresinin ısrarıyla tedavi için hastaneye yatan hastaların başarı şansının olmadığını vurgulayan Demirbek, “bu tedavide kişinin alkolü beyninde bitirmesi çok önemli. Aksi takdirde, hastanede yatan hastaların bile, izinli olarak dışarı çıktıklarında alkol alıp geri döndüklerine tanık oluyoruz” diye konuştu.

Demirbek, bağımlıların yaşlarının da genelde 45-40 yaş arası sevgi yoksunluğu, ailevi huzursuzluk, yalnızlık ve kendini güvensiz hisseden bireylerde daha sık rastlandığını kaydetti.

Demirbek, Adana Ekrem Tok Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Hastanesine önceki yıl 146, geçen yıl ise 175 bağımlının tedavi için başvurduğunu sözlerine ekledi.

Çok Çalışmak Sınav Başarısı Getirmez

calismak

Başarılı olmak için nasıl çalışmak gerekir? Başarılı olmak için en iyi çalışma yöntemi; sık sık ama kısa kısa çalışmaktır. Sıkıldığınız zaman ara vermek ve kafanızı dinleyince derse geri dönmek en iyi ders çalışma yö

Başarılı olmak için nasıl çalışmak gerekir?
Başarılı olmak için en iyi çalışma yöntemi; sık sık ama kısa kısa çalışmaktır. Sıkıldığınız zaman ara vermek ve kafanızı dinleyince derse geri dönmek en iyi ders çalışma yöntemidir. Çalışırken kısa notlar alın. Zaman zaman bu notları gözden geçirin. Dikkatiniz dağıldığı an, masa başından hemen kalkın.

BEYNİNİZİ DİNLENDİRİN

Çok çalışmak, başarılı olmak için yeterli midir?
Çok çalışmak yetmez, bilinçli çalışmanız gerekir. Çok çalışan bir öğrenci, bilinçli çalışmadığında boşu boşuna enerji harcamış olur. Daha kısa sürede, daha başarılı olmak için bazı önlemler alın. Masanızda çok az eşya olsun ki dikkatiniz dağılmasın. Bir çalışma programı hazırlayın. Sıkılınca derse ara verin. Ancak unutmayın ki; verdiğiniz ara çalışma süresinden daha uzun ara olursa, yeniden çalışmaya başlamakta zorlanırsınız.

Çok çalışmak, iyi çalışmak anlamına mı gelir?
Çok çalışmak iyi çalışmak değildir. Önemli olan kafanızı vererek ve anlayarak ders çalışmaktır. Anlamadığınız sürece, dersin başında oturmanın hiçbir anlamı yoktur. Ara vermek ve kafanızdaki düşünceleri dağıttıktan sonra yine dersin başına oturmak çalışma verimini arttırır. Kafa dolgunluğunun atılabilmesi ve sağlam kafayla ders çalışabilmek için, çalışılan süreyi iyi ayarlamak gerekir. İyi ders çalışabildiğiniz zamanlarda yani aklınız dağılmadan dersin başında oturabildiğinizde, bu süreyi çok iyi kullanın. Okuduklarınızı anlamadığınızda ise, “Çok çalışacağım” diyerek dersin başında çok fazla oturmayın.

Çalışma isteğini yitirenler, nasıl motive olabilir?
Ders çalışmaya motive olmanın yolu; sınavı kazanma düşüncesini devamlı tekrarlamaktan geçer. Sınavı kazanacağına inanmayan bir gencin ders çalışması mümkün olmaz. Çalışma isteğini kaybettiren en önemli durum; aşırı yorgunluk ve moral bozukluğudur. Sürekli ders çalışan ve hiç ara vermeyen gençler, bir süre sonra yorulur ve çalışma konusundaki isteklerini kaybederler. Beyniniz aşırı yorulduğunda; beyninizi dinlendirmek için sinemaya gidin, sevdiğiniz arkadaşlarınızla beraber vakit geçirin, spor yapın ve en az bir saat yürüyün. Başlangıçta zaman kaybı gibi görülen bu durum, aslında gençlerin zihinsel yorgunluklarını atmalarına yardımcı olur.

* Bir genç, çalıştığı konuları sınav sırasında unutabilir mi?
Unutmaya engel olmak için yapılması gereken ilk şey; çalıştıklarınızı ezberlemekten kaçınmanızdır. Anlayarak çalışan bir gencin, öğrendiklerini unutması zor, anlamadan ezberlemeye çalışan birinin öğrendiklerini unutması ise kolaydır. Unutmayı engellemek için çalışılanları sık sık tekrarlamak gerekir. Gençlerin en çok korktukları konu ise sınavda, çalıştıkları süreç boyunca öğrendikleri her şeyi unutmaktır. Aslında edinilen bilgiler sınavda unutulmaz. Sadece genç, aşırı kaygı nedeniyle, öğrendiklerini hatırlamakta güçlük çekebilir. Bu kaygı atıldığında, çalışılan bilgileri hatırlamamak için hiçbir neden yoktur.

HEYECANI NEFESLE YENİN

* Fazla heyecanlı olmak, başarıyı etkiler mi?
Heyecan başarıyı olumsuz etkilemektedir. Heyecanı yenmek için yapılması gereken en basit davranış; nefes egzersizi yapmaktır. Nefes egzersizi için önce burundan derin bir nefes alın. İçinizden 8′e kadar sayarak aldığınız nefesi, yine yavaş yavaş 8′e kadar sayarak geri verin. Bu egzersizi sakın hızlı bir şekilde yapmayın. Aksi taktirde, baş dönmesine yol açabilir. Heyecanlandığınız zamanlarda bilinçli bir şekilde bu egzersizi yapmanızda, hiçbir bir sakınca yoktur. Heyecanın dikkati dağıttığı ve verimli çalışmayı engellediği göz önüne alınmalı ve bu duygudan kurtulmak için gerekenler yapılmalıdır. Heyecanını atamayan gençler ders çalışırken zorlandıkları gibi, sınavda da heyecan nedeniyle bildiklerini unutmakta, cevap şıklarını karıştırmakta ve sonuçta başarılı olabilecekleri bir sınavı başarısızlıkla tamamlamaktadır. Egzersiz ile heyecanını yenemeyen gençlerin, mutlaka bir psikolog ya da psikiyatristten yardımı almaları gerekir.

Beyni Dinç Tutmak İçin Hafıza Egzersizi Şart

beyin

“Beyni dinç tutmak için hafıza egzersizi şart” Akdeniz Üniversitesi (AÜ) Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Babür Dora, beynin, aynı kaslarda olduğu gibi çalıştıkça güçleneceğine dikkati çekerek, R
Akdeniz Üniversitesi (AÜ) Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Babür Dora, beynin, aynı kaslarda olduğu gibi çalıştıkça güçleneceğine dikkati çekerek, “Teknoloji beyni atıl duruma düşürüyor. Eğer siz beyninizi rölantiye bırakırsanız, kolaya kaçarsanız, hafızanız da o kadar zayıflar” dedi.

Prof. Dr. Babür Dora, yaptığı açıklamada, unutkanlığın bir hastalık değil, bir belirti olduğunu söyledi.

Genç, yaşlı pek çok hastanın unutkanlık şikayetiyle kendilerine başvurduğuna dikkati çeken Dora, “Beyin bilgisayar gibi algılanmamalı. Beyin herşeyi kaydetmiyor. Sadece istediğimiz, dikkat ettiğimiz şeyler kaydediliyor. Birşeye dikkat etmezseniz o kaydedilmez ya da kısa süreli dikkat verirsiniz, kısa süreli kaydedilir, sonra unutulur. Eğer kafanızda daha önemli şeyler varsa, ataların dediği gibi, ‘bir kulağınızdan girip öbüründen çıkar” diye konuştu.
Yapılacak işlerin, isimlerin hatırlanamamasının unutkanlık değil, genellikle dikkatsizlik ile ilişkili olduğunu söyleyen Prof. Dr. Dora, unutkanlık şikayetiyle gelen genç hastaların çoğunun şikayetinin aslında strese, iş yoğunluğuna bağlı dikkatsizlikten kaynaklandığı belirtti.

Dora, bu tip unutkanlığa ilişkin şikayetlerini azaltmak isteyenlere, stresi azaltıcı ilaçlar önerdiklerini, bu şekilde unutkanlık belirtilerini de azaltabildiklerini kaydetti.

TEKNOLOJİNİN HAFIZAYA ETKİSİ

Prof. Dr. Babür Dora, 65 yaş ve üzerindeki hastalarda beynin yaşlanmasına bağlı hafıza fonksiyonlarında azalma olabildiğini söyledi.
70 yaşındaki bir kişinin beyninin 20 yaşındaki gibi çalışmasının beklenemeyeceğine işaret eden Dora, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Beyin kas gibidir. Ne kadar çalıştırırsanız o kadar güçlenir. Teknoloji beyni atıl duruma düşürüyor. Eğer siz beyninizi rölantiye bırakırsanız, kolaya kaçarsanız, hafızanız da o kadar zayıflar. Örneğin artık telefon numaralarını ezbere bilmiyoruz. Cep veya ev telefonlarında bütün numaralar kayıtlı. Birçok şey bize elektronik cihazlar yardımıyla hatırlatılıyor. Randevularımızı eskiden kendimiz hatırlamak zorundayken, şimdi bir alarm çalıyor, bir mesaj geliyor ve bize hatırlatıyor. Beynimizi hafıza işlerinde daha az kullanmaya başladık. Dolayısıyla hafızamız da zayıflıyor.”

BULMACA ÇÖZ, HESAPLAMALARI AKILDAN YAP

Dora, unutkanlık şikayeti olanlara, bulmaca çözme, hesaplamaları akıldan yapma ve hafızayı geliştirici bilgisayar oyunları oyna tavsiyesinde bulunarak, “Sonuçta kasları çalıştırmazsanız erir, güçsüzleşirler. Beyin de aynı kas gibidir. Beyni dinç tutmakta fayda var. Beyni ne kadar dinç tutarsanız, ileri yaşta da o kadar iyi çalışır.”

Unutkanlık ile insan ömrü arasındaki orantıya da dikkati çeken Babür Dora, her geçen yıl insan ömrünün arttığını, bu nedenle bunama hastası kişi sayısında da artış olduğunu bildirdi. Bunamaları, tedavisi olanlar ve olmayanlar şeklinde ikiye ayırdıklarını belirten Dora, tedavisi olan bunama rahatsızlıklarında özellikle B12 vitaminini ya da tiroid bezi hormonunu yerine koyarak bu şikayetleri düzeltebildiklerini kaydetti.

Sınav Psikolojisinin Etkileri Uzun Sürebilir

sinav
Yükseköğretime Geçiş Sınavı’na gireceklerde ve yakınlarında gerginlik yaşanabileceğini belirten uzmanlar uyarıyor: Sınav psikolojisi, kişinin tüm hayatını etkileyebilir.

İSTANBUL – Memorial Hastanesi Çocuk ve Ergen Psikiyatristi Uz. Dr. Leyla Benkurt Alkaş, sınav psikolojisinin çocukların ileriki yıllarda da hayatlarını etkileyebileceğini belirtti, anne-babalara ve öğrencilere şu tavsiyelerde bulundu:”"Son yıllarda öğrencilerin hayatlarında belirleyici rol oynadığı düşünülen sınavlardan önce gençler arasında çok farklı tablolar gözlemleyebiliyoruz. Bir kısmı spor hayatına veya müzik eğitimine ara veriyor, tüm aile sınav kampına giriyor ya da herkes sürekli kaygı ve olumsuzluk topunu birbirine atıyor. Gençlerin bir kısmı, hobilerine zaman ayırdıklarında dahi, zevk alamayıp sürekli bir suçluluk hissediyor, genel bir mutsuzluk ile hayatın zorluğu ve sıkıcılığından dem vuruyor. Çocuğuna iyi bir eğitim ortamı kuramadığı için üzülen aileler, kendinden nefret eden gençler, huzursuz ve gevşeyemeyen ev ortamları söz konusu.

Ebeveynler, çocuklarının saçının teline zarar gelse dünyayı yıkacak kadar üstüne titrerken; “ders çalışmıyor” sıkıntısıyla sergiledikleri davranışlar sonucu onlara verdikleri zararın farkına bile varamıyor. Gençlerse zaman zaman ailelerine saygısızca davranıp, ağır sözler söyleme noktasına gelebiliyor. Gençler, sınav sonrası o dönemin travmalarını hala atlatamadıkları gibi, önlerindeki öğrenim hayatında da hayal kırıklığını üzerlerinde taşımaya devam edebiliyor.

HAFİF STRES NORMAL, FAZLASI TEHLİKE İŞARETİ
Sınav kaygısı; sınav yaklaştığında, sınav anında, hatta sınavı düşündüğünüzde ortaya çıkan ve bilgilerinizi hatırlamanızı, sınava odaklanmanızı, sınavı sürdürmenizi engelleyecekmiş gibi olan ve başarınızı düşüren aşırı gerginlik, stres, kendini kötü hissetme halidir. Önemli sınavlardan önce; hafif çarpıntı, ellerde soğuma, ağızda kuruma ve göğsünün içinde hafif bir kabarma hissi sıklıkla olabilir. Sınava odaklanmanızı, başarılı olmanıza yardımcı olan bu hafif stres, sağlıklı ve normaldir.

Sınava hazırlanırken, sınav öncesinde ve sınav anında çeşitli belirtiler ortaya çıkabilir. Özellikle sınavla ilgili yorumlar yapan iç sesimizin olumlu ve destekleyici olmaması, çeşitli kaygı belirtilerini oluşturması yanında, sınavda konsantrasyon ve dikkat sorunlarına da yol açabilir.

Kaygının en sık dışa vuran belirtileri, kalbin hızlı çarpması, midenin kasılması, ellerde titreme, soğuma, terleme, nefes yetersizliği, karın ağrısı, sık idrara gitme, bulantı, bayılacakmış gibi hissetme, ayaklarının bağının çözülmesi, ağlama hissi, panikleme, yerinde duramama, bir ses çıkarma, tırnak yeme ve sallanmadır.

Duygusal olarak bazen hiç bir korku hissetmeyip, “Sanki sınava girmeyeceğim, aklımda hiçbir şey yok bütün bilgilerimi unuttum, tüm yıl ne çalıştım ki, yapamayacağım, kesin bir aksilik olacak, diğerleri daha bilgili duruyor, sorular çok zor olacak, rezil olacağım, şu an bir an önce geçsin, keşke buradan kaçabilsem…” gibi düşünceler aklı kurcalayabilir.

-Sınavın ölüm kalım meselesi, ciddi bir varoluş meselesi olarak görülmesi
-Ailenin ve çevrenin beklentisinin çok yüksek olması,
-Kazanamazsa alay edilme, mahcubiyet, dışlanma riski söz konusu olması,
Ailede ve kendisinde panik atak veya çeşitli, korkular, evhamlılık öyküsü bulunması,
-”Sen akıllısın, çalışkansın, sana güveniyorum.” sözü altında eziliyorsa (Okul ve dershanede derece yapan başarılı öğrencilik geçmişi olanlarda sıklıkla görülebilmektedir.)
-”Senin bir yer kazanacağın yok, herkes senden daha iyi” deniliyorsa,
-Bu sınavın son hakkı olduğunun ifade, edildiği durumlarda sınav kaygısı artar.

OLUMLU DÜŞÜNYEYE ÇALIŞIN
Düşünce olarak kendine güvenmeyi, neleri bilip neleri bilmediğine hakim olan bir genç; “Elinden geleni yapacağım, tabii ki kazanmak istiyorum, bu sınav bir fırsat ama hayatımın amacı değil, sadece ona ulaşmak için bir araç. Bu sınav sadece akademik bilgimi ölçüyor, yeteneklerimi, kişiliğimi, tutkularımı ve becerilerimi değerlendirmiyor. Bu yıl istediğim sonucu alamazsam seneye tekrar hazırlanabilirim,” şeklinde düşünmelidir.

GEVŞEME EGZERSİZLERİ ÖNEMLİ
Genel prensip, doğru nefes alıp, nefesi tutarak oksijen-karbondioksit oranını kontrol etmek, kasları gevşetmek, nefesi ve kalbi yavaşlatarak alarm durumunu düzeltmeyi hedefler. Gevşeme ve nefes ayarlama çalışmasına paralel olumlu düşüncelerle ilgili bilişsel şartlanmalar, düşünce şemaları da doğru bir şekilde düzenlenir.

SINAV GÜNÜ EN SEVDİĞİNİZ VE RAHAT KIYAFETİ GİYİN
Her gencin kendini rahatlatan ve güvenini artıran bir imgesi, yaptığı şey vardır. Yüzlerini yıkarken, sevdiği giysileri giyinirken, sakin olmalı, kendini rahatlatan düşünce, resim, müzik, bir anı o genç için bu imaj neyse ona odaklanmalı ve olumlu düşünmeye çalışmalıdır. Tersine kendini geren şeylerden uzaklaşmalıdır. Panik halde son bir konuya, özetlere bakmak bazılarını kötü etkilerken, bazılarını da rahatlamakta, yedek bir güç gibi özetlerini yolda yanında tutmayı sevmektedir. O nedenle kendi tarz ve düşünce şemalarınızı tanımak, kendinizi rahatlatan şeyleri bulmak için, deneme sınavlarını yapmak, gerçek sınav olacakmış gibi imajine etmek gerekir.

ÇOCUĞUNUZDA GERGİNLİK YAPACAK YASAKLI CÜMLELER
Kaygı bulaşıcıdır, ailenin kendini gevşetmesi gerekir. Gencin sık sık kendini dinlemesine sebep olacak şekilde; “İyi misin, şunu ister misin, seni seviyoruz, sana güveniyoruz, heyecanlanma, korkma, kazanmazsan da bir şey olmaz, kazanırsan sana şunu alacağım” gibi aşırı gerecek konuşmalardan kaçınmalıdır. Sakin, doğal, her sabahkine yakın bir sohbet ve kahvaltı yapmak, Mümkünse sınava kadar gence eşlik etmek, trafik veya yetişememeyle ilgili panik yapmamak gerekir. Bu arada gence elinden geleni yaptığı, deneme sınavı veya bir başka sınavdan farklı olmadığını hissettirmek gerekir. Aileler sınava ne kadar çok özellik ve önem yüklerlerse çocuğun kaygısı da o kadar çok olacaktır.

Yine de kaygı hastalık boyutuna yaklaşıyorsa bir çocuk ve ergen psikiyatristinden, bu konuda çalışan bir psikologdan, pedagog veya öğretmenden yardım alınması gerekir. Bu çocuğunuzun kendine güvenini olumsuz etkilemez, çünkü kaygılanmak güçsüzlük değildir.

Sınav öncesi belirtiler: Uykusuzluk ve kabuslar, gerginlik, sinirlilik, karamsarlık, olumsuz düşünceler, çarpıntı, korku, terleme, baş ağrısı, mide bulantısı, iştahsızlık, sık tuvalete gitme, nefes aşlığı, dolaşma isteği, çalışamama, erteleme, sıkıntı.

Sınav sırasında: Dikkati toplamada güçlük, sınava başlamada, soruları anlamada zorluk, bildiği konuda emin olamama, aşırı kararsızlık, öfke, düşünememe, kötü sınav geçirdiğine inanma, sürenin yetmeyeceği düşüncesi, zor ve uzun sorularda paniğe kapılma, sorularla kavga edip, oyalanma, soru kaydırma,yazıları bulanık, görme, kafasının durduğu hissi.

Sınavdaki Olumsuz Ses:
-
Bu soruyu bile yapamadın.
-Herkes bu bölümü bitirdi, sen hala bitiremedin.
-Zaman daralıyor, acele etmelisin.
-Sorular hiç beklemediğin gibi, çok zor.
-Sınav bitse de kurtulsan.
-Bu gidişle asla kazanamayacaksın.

SINAV ÖNCESİNDE BU ÖNERİLERE KULAK VERİN
Huzurlu ve sakin bir ev ortamı hazırlayın.
Eleştiri ve emir verici ifadeler yerine espri ve yardım olucu yaklaşın.
-Çocuğunuzun yeteneklerini ve bilgi seviyesini iyi tanıyın.
-Çalışma ve öğrenme tarzını çocuğunuz ve aile bilmelidir.
-Dinleyerek, çizerek, izleyerek nasıl öğreniyor bakın, zamanı ve mekanı kullanmada destek olun. Zaman çalıcılar, tv, bilgisayar, telefon, oyunların kullanımına dikkat edin.
-Çözdüğü soru adedine takılmak yerine, çözme tekniğine ve yapamadığı sorulara odaklarının.
-Kıyaslamayın ve yermeyin, o da sizi kıyaslar ve beğenmezse ağırınıza gider..
-Genelleme yapmadan, hatalarını ve eksiklerini bulması için ona fırsat tanıyın, sorununu kendi tanımlasın, kendi çözmek için sizden yardım istesin, yoksa SBS ye siz hazırlanırsınız.
-Umutsuzluk ve öğrenmekten nefret aşamasına gelmeyin. Bunalınca beraber yemek yapın, pazara gidin, araba yıkayın….
-Her tv izlerken görünce söylenmeyin, program aralarında tv’yi kapatın.
-Ondan gurur duyduğunuzu, onu önemsediğinizi hissettirin.
-Çocuğunuzu üçüncü kişilere şikayet etmeyin, başkasının yanında eleştirmeyin.
-Sınavları çok iyi olsa bile bu konuda aşırı övme ve memnuniyet göstermeyin
-Her zamanki kadar yemek, uyku ve sağlığı ile ilgilenin.”

Takıntılı Biriyle Yaşamak Nasıl Bir Duygu

takintilar

Aldatılma, simetri, kontrol, dini, cinsel, büyüsel ve temizlik gibi takıntılar kuşkusuz kişinin hayatını zorlaştırıyor. Peki takıntılı biriyle yaşayanlar bu durumdan nasıl etkileniyor?

ntvmsnbc
Güncelleme: 17:26 TSİ 06 Mayıs. 2010 Perşembe

İSTANBUL – Kişinin doğru ve mantıklı olmadığını bilmesine rağmen aklından atamadığı düşünceler takıntı, yani obsesyon olarak tanımlanıyor. Takıntı, kişinin kaldıramayacağı kadar yoğun bir acı yaşaması sonucu ortaya çıkabiliyor. Kişiyi üzecek, acı verecek ve mutsuz edecek durumlarla karşı karşıya gelmek takıntıyı tetikleyebiliyor.

Uzman Psikolog Alanur Özalp’a göre, bir düşüncenin ‘takıntı’ şeklinde tanımlanması için bazı şartların olması gerekiyor.

“Tekrarlayıcı ise, bazı açıklayıcı bilgiler almasına rağmen, aynı düşünce yeniden kişinin aklına geliyorsa, kişi bu düşüncenin mantıksız olduğunu biliyorsa, zamanla sayısı artıyor, nesnesi değişiyor ve çoğalıyorsa bu takıntıdır. Örneğin, otobüse binemeyen bir kişi, bir süre sonra taksiye de binemez, bir süre daha geçtikten sonra ise hiçbir taşıtı kullanamaz hale gelebilir.”

Cinsel takıntıların insanları çok rahatsız eden ve korkutan takıntıların başında geldiğini belirten Özalp, toplumda en çok görülen takıntıları şöyle sıralıyor:

ALDATILMA TAKINTISI SIK GÖRÜLÜYOR
“Türk toplumunda özellikle son yıllarda dini takıntıların daha ön plana çıktığını ve sayı olarak arttığını görüyoruz. ‘Hastalık veya kötü bir şey olacak’ korkularını içeren takıntılar, ‘ocağı kapattım mı, ütüyü fişten çektim mi, kapıyı kilitledim mi?’ gibi kontrol takıntıları ile temizlik takıntısı de en fazla görülenlerdir. Örneğin, ‘ocağı kapattım mı’ takıntısı bir süre sonra, ‘kapıyı kapattım mı, pencereleri kapattım mı, muslukları kapattım mı, evdeki evcil hayvanları dışarı çıkardım mı, arabayı kilitledim mi, alarmı kurdum mu, ehliyetimi yanıma aldım mı, televizyonu açık unuttum mu, kombiyi kapattım mı?’ gibi daha fazla çeşitlendirilebilecek takıntılara dönüşebilir.”

Takıntılar kişinin hem özel hem de sosyal hayatını önemli derecede zorlaştırıyor. Takıntılı kişinin yaşadığı sorun ve zorluklar, çevredekilerin hayatını da ciddi şekilde etkiliyor. Bu durumun bireyi mutsuz ederek, yaşamına sınırlar koyduğunu söyleyen Alanur Özalp, takıntıların neden olduğu tabloyu şöyle anlatıyor.

KİŞİ, TAKINTISINDAN BAŞKA BİR ŞEY DÜŞÜNEMEZ
“Takıntılar, zaten kişinin kendisini kötü hissetmesine sebep olur. Kişi, sürekli takıntısını düşünmekten başka şey düşünemez olur. Doğal olarak, yapması gereken işleri yapamaz. Örneğin, beden temizliği, yemek yemek, hatta su içmek gibi… Takıntılar, bireyin nefes almasını bile engeller, böyle vakalar olduğunu biliyoruz. Bu sıkıntıyı yaşayan kişiler, hastalığı değerlendirirken, ‘yaşarken ölmek’ tabirini, bazen de ‘kendi kendini hapse atmak’ tabirini kullanırlar. Bunların hepsi doğrudur. Kişi yaşamdan tat almaz. Kendini çok fazla hırpalar, yorar. Sayı ile yaptığı kompülsiyonlar o kadar fazlalaşır ki artık doğal yaşam sürecini sürdüremeyecek hale gelebilir.

OBSESYONLAR SABUN KÖPÜĞÜ GİBİDİR
Örneğin; kişi uçağa, gemiye, otobüse binemez. Zamanla evinden, hatta yatağından çıkamaz hale gelebilir. Bu rahatsızlıktaki en önemli kaygı, obsesyonların hızlı şekilde, sabun köpüğü tabirine uygun olarak artmasıdır. İkincisi ise obsesyonlar sürekli olarak obje değiştirerek kişiyi daha fazla sıkıntıya sokar. Bir başka önemli nokta ise obsesyondaki kişi, bu durumu mantıksız olarak kabul ettiğinden saklamak için büyük bir enerji ve dikkat sarfeder, kendisini daha fazla hırpalar, sıkıntıya sokar, mutsuz eder ve yaşamdan tat alamaz hale getirir.

ÇEVREDEKİLERİN HAYATINI DA ZİNDAN EDER
Çevresindeki kişiler ise bazen takıntısı olan kişiden daha fazla sıkıntı yaşarlar. Onu memnun etmek, durdurmak, değiştirmek elde değildir. Bu durumun, tedavi edilebilir bir hastalık olduğunu takıntılı bireye anlatmak çok zor, bazen de imkansızdır.

Örneğin, temizlik takıntılarında kişi temizliğin zaten iyi birşey olduğunu düşünür ve savunur. ‘Elimi 20-30 kere yıkamanın ne zararı olabilir?’ diye düşünür. Bir yandan da bu durumun hiç de uygun olmadığını bilir. Ama kendini bu eylemden alamaz. Dışardaki kişilere ve özellikle de yakın çevresine bunu açıklayamaz, açıklayamadığı için saklama ve gizleme yoluna gider ve çevresindeki insanları kızdırır, rahatsız eder, paniğe sokar ve onları da çaresiz bırakır.

Takıntılı birey, çevresindekilerden de kendisi gibi belli hareketleri yapmalarını ister, onları zorlar, hatta tehdit eder. Bu hareketleri yapmıyorlarsa onlardan uzaklaşır, onların hayatını da zindan eder. Böyle bir kişiyle yaşamak çok zordur. Bu kişinin çevresindekiler, kendilerine baskı kurmaması için her istediğini yaparlar. Onun istediği şeyler tamamıyla mantıksız olsa bile seslerini çıkarmazlar, bunu çaresiz ve çözümsüz bir durum olarak kabul ederler.”

KADINLARDA DAHA FAZLA GÖRÜLÜYOR
Takıntılar tek başına bir hastalık olarak tanımlanmıyor. Özalp, kadınlarda daha fazla görülen takıntının hastalık grubuna girmesi için gereken şartları ise şöyle açıklıyor:

“Hayatımızda pek çok takıntı var. Biz bunlara hastalık demiyoruz. Takıntıların hastalık haline gelebilmesi için bütün düşüncemizi kaplaması ve aynı zamanda kompülsiyonlarının da olması gerekiyor. Obsesyonların kadınlarda daha fazla görüldüğü istatistiklerle de sabittir. Özellikle temizlik takıntısı kadınlarda daha fazla görülür. Bu takıntının bazı meslek gruplarında da daha kolay gelişebildiğini biliyoruz. Örneğin, tıbbi laboratuvarlarda çalışan kişilerde mikrop ve hastalık takıntılarının daha kolay geliştiğini söyleyebiliriz.

HEM FİKİR HEM DE EYLEM VARSA, OBSESSİF KOMPÜLSİFDİR
Obsesyonlar kafamızdan atamadığımız saplantılı fikirlerdir. Mantıksız olduğunu bilmemize rağmen bu fikirler bizi sıkıntıya sokar ve zorlarlar. Bu fikirlere, ‘zorlantı fikir’ de denir. Kişi bu fikirleri uygulamaya soktuğu andan itibaren kompülsiyon kısmı başlar. Yani kişi ellerinin kirli olduğunu düşünür, defalarca yıkar ama hala temiz olmadığını düşünür. Önce 3 defa, sonra 33 defa, sonra 333 defa yıkar. Bu yıkamayı tamamladığı andan itibaren bile hala ellerinin kirli olduğunu düşünmektedir.”

ÇOCUĞUNUZUN DAVRANIŞLARINA DİKKAT EDİN
Takıntılardan tamamen kurtulmanın mümkün olduğunu belirten Özalp, birçok sorunda olduğu gibi takıntılarda da erken müdahelenin önemine değiniyor, takıntıların genetik geçişli olabileceğini belirterek küçük çocukların davranışlarına dikkat çekiyor.

“Çok küçük yaşlardaki çocuklarda da takıntılar görülebilir. Müdahele edilmezse bu takıntılar artarak ve nesnesi değişerek ileriki yıllarda devam eder. Böyle durumlarda, ‘Çocuk küçük, tedaviye ne gerek var’ diye düşünmemek, fark eder etmez psikolojik yardım almak gerekir. Bu alanda en son kullanılan teknik EMDR uygulamasıdır. Bu uygulama obsesyonlarda çok hızlı, kesin ve başarılı sonuçlar doğurabilmektedir. Tekniğin ucuz ve pratik olması, ayrıca hızlı sonuç vermesi takıntılı bireyler açısından çok önemlidir.

GEÇ KALINMAZSA TEDAVİ EDİLEBİLİR
Kişilerin psikolojik yardım almada gecikmemeleri gerekir. Çünkü uzun süre bir takıntı ile yaşayanların takıntılarından kurtulmaları gittikçe zorlaşır. Takıntılar anneden çocuğa veya babadan çocuğa geçebilir, obsesyon konusunda irsiyet faktörünün etkisi her zaman vurgulanmıştır. Yatkın kişilik özellikleri, obsesyonu kendisine doğru çeker.

Pek çok kişi obsesyon tedavisinin olmadığını düşünür. Hatta obsesif olan kişiler bile böyle düşünerek kendilerini rahatlatmaya çalışırlar. Bireyin yakın çevresindekilerin bu konuda dikkatli olması, ilk belirtileri hızla fark etmesi, zaman kaybetmeden psikolojik desteğin devreye sokulması tedavinin başarısı açısından çok önemlidir. İşin başında fark edilirse daha hızlı ve daha kolay tedavi edilebilir. Takıntıların tedavi edilebilir olduğunun unutulmaması gerekir. Özellikle çevredekilerin tedaviye ihtiyacı olan kişiye doğru yaklaşımları, bir psikologla görüşüp sorun hakkında bilgi almaları, tedaviye adım atmak yönünde büyük önem taşır.”